Günün Menüsü

Nasıl başladı, hatırlamıyorum. Konu ile ilgili ilk anım annemin bir cümlesi. ”Oğlum, bitirdin bütün köfteleri. Ekmekle katık et biraz” Oysa ben haklıydım. Sofradaki tadı en güzel yemek köfteydi. Dolayısıyla sadece onu yiyerek karnımı doyurabilmeliydim. Bundan daha mantıklı ne olabilirdi. Anneme göre ise ekmekle katık etmeliydim onu. Kendince haklıydı. Çünkü kimseye köfte kalmıyordu.

Ekmekle tanışınca daha çok köfte yiyebilmek için, daha çok ekmek yemeye başladım. Ben daha çok yedikçe, göbeğim daha çok olmaya başladı. Kolay kolay doymaz, yediği ortalama bir yemekten mutlu olmaz bir hale dönüştüm. Sonra okul yılları başladı. Sınıfın en gözdesi olmak. Anadolu lisesine girmek. İyi notlar almak. Teşekkür. Takdir. Onur listesi. Sonra kadınlar. En güzeli. En seksisi. En zekisi. En iyisi. Enlisi, boylusu. Bitmiyor tabi. İş hayatı. Çocuk. Ev. Araba. Hayaller, düşler ve geçen günler.

Her şeyin en yolunda gittiği hayatlar, en yorucuları. Hedef karmaşası içinde okları savuruyorsun. Sen görev tamamladıkça diğeri doğuyor. Sıradaki. Sıradaki. Arada bonuslar. Beceremeyince depresyon. Derken önünde yeni görevler olmasına rağmen hayatın anlamsız geliyor. O zaman klasik cümle geliyor. ”En iyisi çekip deniz kenarı bir yere gidicen. Takılmıycan hayatın derdine, tasasına.” İki dakika geçiyor. Yeniden nasıl kolay para kazanırız planları.

Farkındaysanız, son günlerde cinselliğimi düşünüyorum. İşin aslı kendimi çözmek istiyorum. Açgözlüyüm galiba ben. Sadece ben değil, benim kuşağımın problemi bu. Basit düşünemiyoruz artık. Memur olayım, köylü kalayım diye düşünenemiz kalmadı. Hepimiz zengin, hepimiz ünlü olmak istiyoruz. Bir süredir kiminle tanışsam oyunculuk kurslarına gidiyor. Bir yandan sunuculuk yapıyor.


İlkokulları merak ediyorum. İlerde ne olmak istiyorsun diye sorunca kaç kişi öğretmen, polis, hemşire diyor artık. Tercih ettikleri yeni meslekler neler? Onlar büyüyünce ortalık ne hale gelecek? Onu bunu geçtim. Ben ne olucam. Plan yapamaz hale geldim. İdealler, hedefler diye yanıp tutuşuyorum. Hayatımda stres barındırmak istemiyorum. Ne yardan geçiyorum, ne serden.


Biliyorum, her ikisini isteyerek açgözlülük yapıyorum. Ama ben sadece köfte yiyerek yaşamak istiyorum.

Keşfedilmemiş Zamanlar...

İlk gerçek cinsel ilişkimi düşünüyorum. Çok özlüyorum.

Ne acayip. İlk defa sevgilim dediğin bir kızla yanyana yatıyorsun. Elini karnının üzerinde gezdiriyorsun. Ürperiyorsun. Eli vücudunda gezerken huylanmakla zevk almak arasında, henüz adı konmamış bir duygu yaşıyorsun. Sanki bütün vücudun bir cinsel organ. En alakasız yerlerinize dokununca bile haz alıyorsun. O yüzden birbirinizin üzerinde kıyafetlerle gidip gelerek bile boşalabiliyorsun.

Sonra ne oluyor. Önce bekaret gidiyor. Sikin, amın, sevişmenin tüm detayları keşfedildiyor. Sonra başka insanlar deneniyor. Değişik pozisyonlar, ufak ufak fanteziler. Artık cinsellik bile eskisi gibi tad vermiyor. Büyüyoruz ve hayat iyice manasızlaşıyor. Oysa ben hep keşfetmek istiyorum. Buraya her akşam, bugün bunu deneyimledim ile başlayan bir şey yazmak istiyorum.

Farkındayım, sorunum bu. Açgözlüyüm ben.

Kör dövüşü...

İlk kez cinsellikle ne zaman tanıştığımı düşündüm bugün. Başıma ağrılar girdi.

Hem babam hem annem çalışıyordu. Çocukluğum babannemin dizlerinin dibinde geçti. Oysa şimdilerde bas bas okul öncesi eğitim diye bağırıyorlar. Keşke anaokuluna gönderselermiş. Zira insanoğlu karşı cinsi ilk önce anaokulunda öğreniyor. Henüz kafalar çok açık. Yok ayıp, yok günah diyen yok. Varsa bile sen takmıyorsun. Gidip kızlara sokulup ellemeye, elletmeye çalışıyosun. Evcilik, doktorculuk ayağına birbirini mıncıklıyosun. Edep yerlerine bakıyosun. Kafanda oluşması olası tabuları direkt yıkıyosun.

İlkokulda o yok. Kara önlükler içinde, evet benim zamanımda siyahlardı, papaz ve rahibeleri olarak düşman cinsler haline dönüşüyosun. Ben de kızlardan nefret eden erkek lerdendim. Hepsi aptaldı bana göre. Beni kurtaran bir yaz tatilinde bize kalmaya gelen kuzenim oldu. İlk defa öpüşmek, koklaşmak, kadın bedeni, erkek bedeni nedir tipi sorularımıza birlikte cevap aradık. Neyse ki sınırı geçmedik.

Çok komikti süreç. İkimizde ayıp bir şeyler yaptığımızın farkındayız. Biri harekete geçiyor, diğeri uyuma numarası yapıyor. Diğeri uyuma numarası yaparken, öbürü harekete geçiyor. Körler sağırlar birbirini ağırlıyor, Kromatofor cinselliği öğreniyor.

Sözün özü; çocuklarınızı en yatılısından bir anaokuluna gönderin yoksa akrabalarınızla aranız bozulabilir.

İlk gece korkusu...

İlk kez biriyle cinsel içerikli paylaşımımı düşündüm bugün. Çok zor olmadı hatırlamak.

Artık binalar öyle değil. Benim çocukluğumda aralarında boşluklar, kömürlük alanları gibi karanlık bölgeler olurdu. O yaşta oralar ürkütücü olduğu kadar da çekici gelirdi. Korkar ama giderdik. Benden birkaç yaş büyük mahalle arkadaşım x ile bir gün depo olarak kiraya verilmeye çalışılan bir bodruma girdik. Tabi in cin top oynuyor. Karanlık. Biraz dolandık, sıkıldık.

Meğer onun oraya ilk girişi değilmiş. Bir yere zulaladığı bir sigara paketini çıkardı. Ben temiz çocuk olarak içmeyi reddettim. O biraz denedi. Sonra hadi birbirimize pipimizi gösterelim dedi. Olur, olmaz derken önce o gösterdi. Sonra ben. Demek önceden gözümü korkutmuşlar. Tırstığımı hatırlıyorum. Her an taciz edilecekmişim gibi gelmişti. Ama pipimi.göstermekten de geri durmadım. Tabii sıfır cinsel haz. Biraz gülüştük. Hatırladığım son şey. O bodrumdan çıkarken, büyüklerin bu işten neden bu kadar çok zevk aldığını konuşuyorduk.

Tuvalet düşleri

İlk kez ne zaman cinselliği düşündüğümü düşündüm bugün. Bulmakta zorlandım.

Cinsellik denen şeyin pipi üzerinden ilerlediğini anlamıştım. Ama pipinin tek işlevi işemekti. Gidip işemeye karar verdim. Tuvalete işedikçe bir yandan da cinsel haz aldığımı düşündüm. Böylesi kesinlikle daha keyifliydi. Birkaç gün böyle işedim. Sıradanlaşmaya başladı işemelerim. Daha öte neler yapabileceğimi düşündüm.

İşemelerimi sıradışı yerlere taşımaya karar verdim. Önce küvete, sonra lavaboya işedim. Hiçbiri kesmiyordu artık beni. Sonunda riski göze aldım. Balkona çıktım. Önce balkonun içinde işemeye başladım. Çok zevkliydi. Adım adım sınırlarımı zorladım. Sonunda demirlerin ucundan aşağı işeyebilecek bir noktaya kadar gelmiştim. Hayatta yaşadığım belki en tehlikeli andı. Kimse farketmeden eve döndüm. Kalbim çok hızlı çarpıyordu. Kimseye bir şey söyleyemedim.

Cinselliğin gerçekte ne olduğunu keşfedememiştim ama o buysa bu kadar heyecanı benim yüreğim kaldırmazdı. Bir daha aynı cesareti toparlayamadım. Her işeyişimde ise gözümü kapatıp, hayal kurmaya devam ediyorum.

Bir kalecinin penaltı anındaki endişesi

Evimden çıktım. Merhaba İran kökenli komşu. Merhaba kızgın marangoz. Bu köftenin ızgara kokusu beni öldürecek. Kendinize mukayyet olun bakkal aile. Bekleyin beni travestiler. O da ne? Sokakta film çekiliyor. Ama ben bu sokaktan geçmek istiyorum. Gerçi meslektaş sayılırız, ben de çektim o çileleri. Dön geri. Gir ilk sağa.

Bu sokakta güzelmiş. Çarşıya pazara yakın. Yüksek tavanlı evler. Pek iyi güneş almıyor. Ama pek takmam zaten. Solda bir marangozhane. Yanında bir heykel stüdyosu. Karşısında bir resim atölyesi. Gören Paris’teyiz sanır. Civara göre sessiz bir sokak ama yürünmeyecek bir yol değilmiş burası. Bu koku da ne? Çöpler iyi toplanmıyor galiba.

Yolun sonunda demir bir barikat var. Buradan da geçemeyeceksem, iyice sinirim bozulacak. Barikatı takip ediyorum. Arkasına arabayla, tank karışımı garip bir araç park etmiş. İçeri giriş yolunu bulmaya korkuyorum. Evet, barikatın sonunda bir insanın ancak geçebileceği kadar boşluk var. önce tereddüt ediyorum. Bilmiyorum, içeri geçmeye hakkım avr mı? Solda elinde tüfeğiyle bir adam duruyor. Karşılıklı bakışıyoruz. Ses etmiyor. Demek ki geçebilirim. Elimdeki torbaya bakmasından korkuyorum. Bir şey değil o. Sadece yeni ofise götürmek için yanıma aldığım çatal, bıçak. Ben senin için tehlike arz etmiyorum, ben senin için tehlike arz etmiyorum, ben senin için tehlike arz etmiyorum.


Geçiyoru
m adamın yanından. Kurtuldum sanırım. Garip aracın arkasında bir bina beliriyor. Adamın arkadaşları etrafa dağılmış. Onlar biraz daha rahat. Ellerinde benzer silahlar. Dolanıyorlar. Fazla laubali bir dilden olmasa bile bir sohbet dönüyor aralarında. Hepsiyle teker teker gözgöze geliyorum. Hepsi teker teker süzüyor beni. Mini etek giyen kadının hali buymuş demek. Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bakıyorum. Gerginliğin içimde yarattığı heyecandan zevk almaya çalışıyorum. Ne mümkün. Taciz işte bu. Nesine Polyanna olucam bunun.

Daha hızlı mı yürüsem diye düşünüyorum. Ama şüphe çekebilirim. Normal davranmaya çalışıyorum. Artık binaya sırtımı dönmüş durumdayım. Sağıma ve soluma sıralanmış adamlardan da kurtulursam olay bitmiştir.
Hepsinin bakışlarını gözardı ediyorum. Kapatıyorum gözlerimi. Çitin üstünden atlayan koyunlar geliyor ekrana. Uyuyasım var. Uyursan daha kötü, istedikleri bu diye geçiriyorum içimden. Sıradaki koyunla özdeşleşiyorum bir anda. Önümde son bir barikat var. Onu geçtikten sonrası selamet. Yolun sağında yine bir kişinin geçebileceği kadar boşluk. Çitin önüne ellerinde tüfeklerle dizilmiş üç kişi daha. Kararsız kalıyorum.

Koşmaya başlıyorum. Adamların yanından, barikatın üstünden atlıyorum. Diğer taraftakiler alkışlarla aralarına alıyor beni. Beni kutlamaya gele
nlerden biri elimi acıtırcasına sıkıyor. Gözlerine bakıyorum. Tedirgin olmaya devam etmem gerektiğini söylüyor gözleri. Onlar kendilerini korumak için orada değiller. Bize korku salmaya çalışıyor her biri.

Aradakiler...

Evim ile işim arası yürüyerek 4 dakika. Buna rağmen alelacele çıkarım evden. Genelde yanıma almam gereken bir eşyayı unuturum. Binadan çıkınca geri dönerim. Bazen keyfime düşkünlüğüm tutar. Karton bir bardağa, yolda içmek için kahve yaparım. Elimde bardak işe yürürüm.

Çukur bir semtte oturduğum için ne yana yürüsem yokuş. Ben takılmam gerçi. Fakat bazen arkadaşlar oluyor yanımda. Yürüme hızım bir anda üçte birine düşüyor. Sevmiyorum öyle tıngır mıngır. Ben genelde koştururum. Bir de etrafa bakınmaktan yürüyemeyenler var. Sürekli turistler. Bir gün de gezmeyiver şu kodumun dünyasını. Gezeceksen de tam gez. İşim gücüm var, karnım aç, bir yerlere yetişmeye çalışıyorum gördüğün gibi, oyalama beni. Tek başıma yürümeyi daha çok seviyorum.

Tek başıma yürümek dediysem tek başıma olmaktan bahsetmiyorum. Apartman kapısından çıkınca soldaki dükkanda İran kökenli bir antikacı var. Büyük küçük çok keyifli eşyaları var. O alt kata taşındığından beri apartmanın girişi düzene girdi. Çiçekler, taşlar kendi dünyasını yarattı. Her gün apartmandan çıkarken onun evinin içinden geçiyorum bir posta. Selam veriyorum, gülerek alıyor merhabamı. Bitkilerini suluyor o esnada. Ama adını bilmiyorum, sorayım ilk fırsatta.

Sola dönüp yokuş yukarı yürüyorum sonra. Biraz ilerde marangoz Nihat var. Gerçi onun adından da emin değilim. ,Nihat olmayabilir. Çok ters birisi aslında. Zenci, yaşı 30’u bulmuş bir çırağı var. Her fırsatta onu azarlıyor. O etrafta yoksa cep telefonundan biriyle kavga ediyor. Diğer taraftan çok özgün işler yapıyor. Onun dükkanının önünde gördüğüm işleri, başka hiçbir yerde görmedim. Ters ama yaratıcı tiplerden. 3 hafta oldu onunla tanışmamız. Bir raf için sunta arıyordum. Umutsuz şekilde ona sordum. Ayarladı bir şeyler. Yüksek bir fiyat çekti. Biraz pazarlık yapayım dedim, baktım hiç şansım yok. Adamı biliyorum zaten, üstüne gitsem bana da çemkirecek. Tamam dedim. O da satabileceğine hiç inanmamış meğerse. Yaptığı işten memnun, beni çok sevdi. Kartını verdi, ne işiniz olursa bekleriz denildi. O günden beri her geçişimde selamlaşıyoruz.

Caddenin başına çıkılıp sola dönünce köşede köfteci var. Çukurcuma köftecisi. Ama sahibinin adını bilmiyorum. Fakat eski işyerimde civarda olduğu için, bu civarda en uzun süredir tanıdığım kişi o. Tanju Okan’ın bir benzeri ya da daha sorumluluk sahibi olanı diyebiliriz. Bir yönden babama benzetiyorum. Bıyığı, boyu, duruşu, bakışları andırıyor. Oğulları da burada çalışıyor. Neden bilmiyorum, babalarına hiç çekmemişler. Embesil gibi görünüyorlar o adamın yanında. Anneleri nasıl acaba? Adam yanlış bir evlilik yapmış olsa gerek. Onlarla selamlaşmıyorum ama yakınlık hissediyorum bir şekilde. Kavga var koşun desem, peşimden gelirler, öyle hisediyorum.

Köftecinin yanından sağa dönüyoruz. İki tarafı antikacı ve entel esnafla dolu bir sokak burası. Daha soğuk ve iletişimsiz. Sevmiyorum onları. Bir tanesinin camekanında asılı olan kiralık daireyi soracak oldum. Bana ”pahalı ama o” dedi. Eşşoleşşek, sen bana fiyatını söylesene. Ben sana pahalı olup olmadığını söylerim. ”Madem astın o kağıdı, söyleyeceksin bana oranın ne kadar olduğunu yavşak” dedim içimden ve geçtim.

Onlara rağmen seviyorum bu sokağı. İstanbul’un eski dokusunu taşıyor burası. Bu yüzden bir tek ben değil, bütün prodüksiyon firmaları da seviyor. Haftanın en az bir günü çekim var. Reklam, dizi veya film. Bir gün annemle geçerken bir dönem filmi çekimine denk geldik burada. Anneme kimin ne iş yaptığını ve benim reji asistanlığı yaptığım günlerdeki rolümü anlattım. Kadın ilk defa benim işime dair fikir sahibi oldu. Aklı yönetmenin koltuğunda kaldı tabi. En kebap işi o yapıyor. Benim oğlumda otursun rahatına baksın diye düşünmüştür kesin. Yakından tanırım kendisini.

Sokağın sonunda köşede bir bakkal var. Bir karı koca işletiyor. İkisi de genelde orada. Birbirlerini seven ama pek iletişim kurmayan bir halleri var. Buzdolaplarından, abur cubur raflarına benim ilkokul yıllarında gittiğim bakkala, bak onun adını hatırlıyorum, benziyor. Turan amca ben ortaokula geçtiğimde yeni açılan bir banliyöye geçip bir market açmıştı. Bunlar onu becerememiş. Ama dükkanlarına iyi bakmışlar. Tarzı ne kadar eski de olsa içi bakımlı. Her ikisi de ilgili ve sempatik davranıyor müşteriye. Fazla namuslu bir imajları var. Oysa nedendir bilmem, her seferinde oradan çıkarken ikisinin her akşam eve ulaşı ulaşmaz deliler gibi seviştiğini düşünürken buluyorum kendimi. Aralarında süper bir cinsel tansiyon var. Sevişme dediysem böyle kırbaçlı, karşılıklı şiddet içereninden. Gurur duyuyorum onlarla.

Bakkalın yanından ilerleyip ilk sola dönüyorum. Yokuş çıkmaya devam. 4 senedir İstanbul’dayım. Öncesinde Beyoğlu’na dair bir sürü korkutucu söylenti duydum. Travestiler, arka sokaklar, kavgalar ve daha niceleri. 3 sene Beşiktaş’ta oturdum. Bir senedir Beyoğlu’nda oturuyorum. Alkolün olduğu her yerde olacağı kadar olay var burada. Ya çok temizlmişler ya da ben bir temaşanın içinde yaşıyorum. Bu yokuş Beyoğlu’nun içinde kalmış olan en kirli sokak. Karşılıklı binalarda özellikle travestiler oturuyor. Altlarındaki uyduruk barların nasıl çalıştığına dair bir fikrim yok. Bir sauna var ki evlere şenlik. Bir şeyler dönüyor kesin onun içinde. Sokağın sonu İstiklal caddesine çıkıyor. İstiklal’e yaklaştıkça ise sokak hidayete eriyor. Zaten kesin bir ayrım var sokağın içerisinde, Beyoğlu polis karakolu. Ona ulaştıktan sonrası daha bir İstiklal buranın. Karakola konusuna girmiyorum zira üstüne ayrıca bir şeyler yazmak istiyorum. Beyoğlu’nda yaşadığım göstergesi bu sokak. Adrenalin pompalıyor kanıma. Travestileri pijamalarıyla alışverişe çıkarken görüyorum. Bu mahallenin, bu hayatların bir parçasıyım. Onlardan biriyim. Öteki değiliz artık hiçbirimiz.

İstikal’e gelmeden önceki sağdan giriyoruz. Hasnun Galip sokak. Bu ismi kimsenin bir seferde anlamasını sağlamış değilim. Sol tarafta bakkal market kırması yerin sahibinin adı, Hıdır. Henüz iki kere alışveriş ettim kendisinden. Daha ikincisinden veresiye yazmayı teklif etti. İlk beş binanın altı türkü barlarla kaplı. Burası Beyoğlu’nun türkü bar yükünü çeken sokak zaten. Ama gitgide buna talep azalıyor olsa gerek. Sayıları düşüyor. Ardından sol cenahta Galatasaray kulübü ve içinden gelen spor yapan çocuk sesleri. Programlı ve sistematik spora karşıyım ama ihtiyacım var. Sağ tarafta Jazz cafe. İstanbul’a ikinci gelişimde Erkan Oğur’la burada röportaj yapmıştım. Samimi ve sıcak bir yerdi. Uzun zamandır kapalı görüyorum. Hazır komşu olduk sayılır, açsanıza geri. İlerledikçe bira ve rakı içilebilecek restaurant veya barlar. Hepsi birbirinin aynı. Kafalarına göre takılıyorlar. Bir kimlikleri, belli müşteri tarzları yok. Aralarda kalmış erkek berberine ve eczaneye takılıyor kafam. Barların kapı önüne attıkları masaların arkasında kalmışlar, kimse fark etmiyor onları.

Bonema barın yanında içeri giriyoruz. Pembe çıkmazı. Acaba Bonema’nın bir anlamı var mı diye sorguluyorum kafamda. İnternette bir aramak lazım bunu. Apartmanın önüne gelene kadar, hayatın ortasında ama ne kadar nezih ve sessiz bir yerde çalıştığımı düşünüyorum. Çok istiyorum sizlerle olmayı ama aranızdan geçmeye devam ediyorum. Bir gün gelip yüzünü bildiğim ama ismini bilmediğim onlarca komşumla bir el tavla atmak istiyorum.