Aradakiler...

Evim ile işim arası yürüyerek 4 dakika. Buna rağmen alelacele çıkarım evden. Genelde yanıma almam gereken bir eşyayı unuturum. Binadan çıkınca geri dönerim. Bazen keyfime düşkünlüğüm tutar. Karton bir bardağa, yolda içmek için kahve yaparım. Elimde bardak işe yürürüm.

Çukur bir semtte oturduğum için ne yana yürüsem yokuş. Ben takılmam gerçi. Fakat bazen arkadaşlar oluyor yanımda. Yürüme hızım bir anda üçte birine düşüyor. Sevmiyorum öyle tıngır mıngır. Ben genelde koştururum. Bir de etrafa bakınmaktan yürüyemeyenler var. Sürekli turistler. Bir gün de gezmeyiver şu kodumun dünyasını. Gezeceksen de tam gez. İşim gücüm var, karnım aç, bir yerlere yetişmeye çalışıyorum gördüğün gibi, oyalama beni. Tek başıma yürümeyi daha çok seviyorum.

Tek başıma yürümek dediysem tek başıma olmaktan bahsetmiyorum. Apartman kapısından çıkınca soldaki dükkanda İran kökenli bir antikacı var. Büyük küçük çok keyifli eşyaları var. O alt kata taşındığından beri apartmanın girişi düzene girdi. Çiçekler, taşlar kendi dünyasını yarattı. Her gün apartmandan çıkarken onun evinin içinden geçiyorum bir posta. Selam veriyorum, gülerek alıyor merhabamı. Bitkilerini suluyor o esnada. Ama adını bilmiyorum, sorayım ilk fırsatta.

Sola dönüp yokuş yukarı yürüyorum sonra. Biraz ilerde marangoz Nihat var. Gerçi onun adından da emin değilim. ,Nihat olmayabilir. Çok ters birisi aslında. Zenci, yaşı 30’u bulmuş bir çırağı var. Her fırsatta onu azarlıyor. O etrafta yoksa cep telefonundan biriyle kavga ediyor. Diğer taraftan çok özgün işler yapıyor. Onun dükkanının önünde gördüğüm işleri, başka hiçbir yerde görmedim. Ters ama yaratıcı tiplerden. 3 hafta oldu onunla tanışmamız. Bir raf için sunta arıyordum. Umutsuz şekilde ona sordum. Ayarladı bir şeyler. Yüksek bir fiyat çekti. Biraz pazarlık yapayım dedim, baktım hiç şansım yok. Adamı biliyorum zaten, üstüne gitsem bana da çemkirecek. Tamam dedim. O da satabileceğine hiç inanmamış meğerse. Yaptığı işten memnun, beni çok sevdi. Kartını verdi, ne işiniz olursa bekleriz denildi. O günden beri her geçişimde selamlaşıyoruz.

Caddenin başına çıkılıp sola dönünce köşede köfteci var. Çukurcuma köftecisi. Ama sahibinin adını bilmiyorum. Fakat eski işyerimde civarda olduğu için, bu civarda en uzun süredir tanıdığım kişi o. Tanju Okan’ın bir benzeri ya da daha sorumluluk sahibi olanı diyebiliriz. Bir yönden babama benzetiyorum. Bıyığı, boyu, duruşu, bakışları andırıyor. Oğulları da burada çalışıyor. Neden bilmiyorum, babalarına hiç çekmemişler. Embesil gibi görünüyorlar o adamın yanında. Anneleri nasıl acaba? Adam yanlış bir evlilik yapmış olsa gerek. Onlarla selamlaşmıyorum ama yakınlık hissediyorum bir şekilde. Kavga var koşun desem, peşimden gelirler, öyle hisediyorum.

Köftecinin yanından sağa dönüyoruz. İki tarafı antikacı ve entel esnafla dolu bir sokak burası. Daha soğuk ve iletişimsiz. Sevmiyorum onları. Bir tanesinin camekanında asılı olan kiralık daireyi soracak oldum. Bana ”pahalı ama o” dedi. Eşşoleşşek, sen bana fiyatını söylesene. Ben sana pahalı olup olmadığını söylerim. ”Madem astın o kağıdı, söyleyeceksin bana oranın ne kadar olduğunu yavşak” dedim içimden ve geçtim.

Onlara rağmen seviyorum bu sokağı. İstanbul’un eski dokusunu taşıyor burası. Bu yüzden bir tek ben değil, bütün prodüksiyon firmaları da seviyor. Haftanın en az bir günü çekim var. Reklam, dizi veya film. Bir gün annemle geçerken bir dönem filmi çekimine denk geldik burada. Anneme kimin ne iş yaptığını ve benim reji asistanlığı yaptığım günlerdeki rolümü anlattım. Kadın ilk defa benim işime dair fikir sahibi oldu. Aklı yönetmenin koltuğunda kaldı tabi. En kebap işi o yapıyor. Benim oğlumda otursun rahatına baksın diye düşünmüştür kesin. Yakından tanırım kendisini.

Sokağın sonunda köşede bir bakkal var. Bir karı koca işletiyor. İkisi de genelde orada. Birbirlerini seven ama pek iletişim kurmayan bir halleri var. Buzdolaplarından, abur cubur raflarına benim ilkokul yıllarında gittiğim bakkala, bak onun adını hatırlıyorum, benziyor. Turan amca ben ortaokula geçtiğimde yeni açılan bir banliyöye geçip bir market açmıştı. Bunlar onu becerememiş. Ama dükkanlarına iyi bakmışlar. Tarzı ne kadar eski de olsa içi bakımlı. Her ikisi de ilgili ve sempatik davranıyor müşteriye. Fazla namuslu bir imajları var. Oysa nedendir bilmem, her seferinde oradan çıkarken ikisinin her akşam eve ulaşı ulaşmaz deliler gibi seviştiğini düşünürken buluyorum kendimi. Aralarında süper bir cinsel tansiyon var. Sevişme dediysem böyle kırbaçlı, karşılıklı şiddet içereninden. Gurur duyuyorum onlarla.

Bakkalın yanından ilerleyip ilk sola dönüyorum. Yokuş çıkmaya devam. 4 senedir İstanbul’dayım. Öncesinde Beyoğlu’na dair bir sürü korkutucu söylenti duydum. Travestiler, arka sokaklar, kavgalar ve daha niceleri. 3 sene Beşiktaş’ta oturdum. Bir senedir Beyoğlu’nda oturuyorum. Alkolün olduğu her yerde olacağı kadar olay var burada. Ya çok temizlmişler ya da ben bir temaşanın içinde yaşıyorum. Bu yokuş Beyoğlu’nun içinde kalmış olan en kirli sokak. Karşılıklı binalarda özellikle travestiler oturuyor. Altlarındaki uyduruk barların nasıl çalıştığına dair bir fikrim yok. Bir sauna var ki evlere şenlik. Bir şeyler dönüyor kesin onun içinde. Sokağın sonu İstiklal caddesine çıkıyor. İstiklal’e yaklaştıkça ise sokak hidayete eriyor. Zaten kesin bir ayrım var sokağın içerisinde, Beyoğlu polis karakolu. Ona ulaştıktan sonrası daha bir İstiklal buranın. Karakola konusuna girmiyorum zira üstüne ayrıca bir şeyler yazmak istiyorum. Beyoğlu’nda yaşadığım göstergesi bu sokak. Adrenalin pompalıyor kanıma. Travestileri pijamalarıyla alışverişe çıkarken görüyorum. Bu mahallenin, bu hayatların bir parçasıyım. Onlardan biriyim. Öteki değiliz artık hiçbirimiz.

İstikal’e gelmeden önceki sağdan giriyoruz. Hasnun Galip sokak. Bu ismi kimsenin bir seferde anlamasını sağlamış değilim. Sol tarafta bakkal market kırması yerin sahibinin adı, Hıdır. Henüz iki kere alışveriş ettim kendisinden. Daha ikincisinden veresiye yazmayı teklif etti. İlk beş binanın altı türkü barlarla kaplı. Burası Beyoğlu’nun türkü bar yükünü çeken sokak zaten. Ama gitgide buna talep azalıyor olsa gerek. Sayıları düşüyor. Ardından sol cenahta Galatasaray kulübü ve içinden gelen spor yapan çocuk sesleri. Programlı ve sistematik spora karşıyım ama ihtiyacım var. Sağ tarafta Jazz cafe. İstanbul’a ikinci gelişimde Erkan Oğur’la burada röportaj yapmıştım. Samimi ve sıcak bir yerdi. Uzun zamandır kapalı görüyorum. Hazır komşu olduk sayılır, açsanıza geri. İlerledikçe bira ve rakı içilebilecek restaurant veya barlar. Hepsi birbirinin aynı. Kafalarına göre takılıyorlar. Bir kimlikleri, belli müşteri tarzları yok. Aralarda kalmış erkek berberine ve eczaneye takılıyor kafam. Barların kapı önüne attıkları masaların arkasında kalmışlar, kimse fark etmiyor onları.

Bonema barın yanında içeri giriyoruz. Pembe çıkmazı. Acaba Bonema’nın bir anlamı var mı diye sorguluyorum kafamda. İnternette bir aramak lazım bunu. Apartmanın önüne gelene kadar, hayatın ortasında ama ne kadar nezih ve sessiz bir yerde çalıştığımı düşünüyorum. Çok istiyorum sizlerle olmayı ama aranızdan geçmeye devam ediyorum. Bir gün gelip yüzünü bildiğim ama ismini bilmediğim onlarca komşumla bir el tavla atmak istiyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder