Ve ben...

Lise bitene dek şişman bir insandım. En azından iri... Sonra zayıfladım ama aynanın bana yansıttığı beden imgemle ile beyniminki bir türlü uyuşmuyor. Bu yüzden severim kardan adamları.

Bu durumun bana verdiği birçok karakter özelliği var tabi. Mesela ben kayıp(Loser diyor gavur buna) kişilerle kolay iletişim kuruyorum. Onları dinlemeyi, hislerini paylaşmayı seviyorum, bir yerden sonrası katlanma halini alabiliyor ama olsun. Farz-ı misal yeni tanıştığım bir kız var. Hiç görüşmedik. Sanal bir tanışıklık. Hikayesini tabi ki anlatmayacağım. Kendisini bu kategoride tanımlamanın bir sakıncası yok. Bana günde üç-dört kere ve her biri üç-dört 140 karakter uzunluğunda mesajlar atıyor. Derdini anlatıyor. Kısa ve kolay cevaplarla destek olmaya çalışıyorum. Zaten önemli olan benim cevaplarım değil, biliyorum. Onu mutlu eden burada kendisini dinleyen birisi olduğunu bilmek ve belki de biraz flörtengiz tavır.

Bu benim şifacı tarafım. Daha çok kadınlarda olan bir özellik biliyorum. Bende de olması gururlandırıyor beni. Brian Molko abimin dediği ” I’m twice as much a man as you’ll ever be and more woman than you’ll ever get” cümlesine aynen katılıyorum. Ama bunu Türkçeye çevirmemi beklemeyin. Ben İngilizcesini anladığım halimden mutluyum. Neyse bu biseksüel ruh halimi seviyorum. Herkesin ve her yerin tadını çıkarıyorum. Kılıktan kılığa giriyor, insanları anlıyorum.

Soru kendin olmaya gelince işler zorlaşıyor. O zamanlar yalnızlığıma ihtiyaç duyuyorum. İşte tam bu yüzden yandaki şu cümleyi yazdım. ”İnsanlardan nefret etmem. Ama çevremde olmadıklarında kendimi daha iyi hissediyorum.”

Cinsiyet çalışmaları...

Çağımızda cinsiyetçilik genetiktir. Erkekler çalışmak, yaratmak, kaldırmak, koparmak zorundadır. Kadınlar ise üremek. Bu yüzden erkek yaşlanıp güçlendikçe(ki bunu para kazanmaya indirebiliriz) kadının gözüne yakışıklı gözükmeye başlar. Kadın güzelliği seksiliği ile eştir. Günümüzde kadın erkek ilişkileri bu temelden besleniyor. Aşk değil yerlerine iktidar mücadeleleri yaşanıyor.

Bebeğe verdiğiniz isimle, aldığınız kıyafetle dakika bir ona cinsiyetin bu demeyin, diyenlere izin vermeyin. Onun genetiğiyle oynamayın.

Ütopya mı dediniz?

Çağımızda kapitalizm genetiktir. Etrafınızdaki bebek yetiştiren aileleri inceleyin. Bebek sahibi olmaya karar verdikleri anda vitamin kullanmaları gerektiği öğütleniyor. Daha döllenme başlamadan yeme biçimleri değişiyor. Hamilelik boyunca alışveriş ediliyor. Sonuçta ortaya ekteki resimlerdeki gibi bir tablo çıkıyor.

Oysa insanoğlunun komünal yaşadığı bir çağ vardı. Ve hiç merak etmeyin, ilerde de olacak...


Zamane ilişkileri...

Hayırlı uğurlu olsun. Artık bir fuckbuddy’im var. Utanma, arlanma yok. Fuckbuddylik işte bu ilişkinin adı. Türkçesi var mı bilmiyorum. Sikiş arkadaşlığı denilebilir. Ayıp değil mi kıza demeyin. O koydu bu adı.

Madem ilişkimiz bununla sınırlı kalacak. Açık seçik konuşalım dedi. Aşkım, canım, cicim diye konuşmak yok. Alan memnun, veren memnun. Ben daha çok duygusallık arayan, kurmaya çalışan tarafım. O yok dedikçe dert etmiyorum. İstediğim bir sevgi ilişkisi değil, yanlış anlamayın. Fakat o yakın haldeyken sevgi dolu bir bakış almanın tadı başkadır.

Merak ettiğim durum şu. Ben alışkınım ilişkilerde birinin kazanıp, diğerinin kaybetmesine. Şimdi bekliyorum. Böyle bir maç berabere biter mi?

Günün Menüsü

Nasıl başladı, hatırlamıyorum. Konu ile ilgili ilk anım annemin bir cümlesi. ”Oğlum, bitirdin bütün köfteleri. Ekmekle katık et biraz” Oysa ben haklıydım. Sofradaki tadı en güzel yemek köfteydi. Dolayısıyla sadece onu yiyerek karnımı doyurabilmeliydim. Bundan daha mantıklı ne olabilirdi. Anneme göre ise ekmekle katık etmeliydim onu. Kendince haklıydı. Çünkü kimseye köfte kalmıyordu.

Ekmekle tanışınca daha çok köfte yiyebilmek için, daha çok ekmek yemeye başladım. Ben daha çok yedikçe, göbeğim daha çok olmaya başladı. Kolay kolay doymaz, yediği ortalama bir yemekten mutlu olmaz bir hale dönüştüm. Sonra okul yılları başladı. Sınıfın en gözdesi olmak. Anadolu lisesine girmek. İyi notlar almak. Teşekkür. Takdir. Onur listesi. Sonra kadınlar. En güzeli. En seksisi. En zekisi. En iyisi. Enlisi, boylusu. Bitmiyor tabi. İş hayatı. Çocuk. Ev. Araba. Hayaller, düşler ve geçen günler.

Her şeyin en yolunda gittiği hayatlar, en yorucuları. Hedef karmaşası içinde okları savuruyorsun. Sen görev tamamladıkça diğeri doğuyor. Sıradaki. Sıradaki. Arada bonuslar. Beceremeyince depresyon. Derken önünde yeni görevler olmasına rağmen hayatın anlamsız geliyor. O zaman klasik cümle geliyor. ”En iyisi çekip deniz kenarı bir yere gidicen. Takılmıycan hayatın derdine, tasasına.” İki dakika geçiyor. Yeniden nasıl kolay para kazanırız planları.

Farkındaysanız, son günlerde cinselliğimi düşünüyorum. İşin aslı kendimi çözmek istiyorum. Açgözlüyüm galiba ben. Sadece ben değil, benim kuşağımın problemi bu. Basit düşünemiyoruz artık. Memur olayım, köylü kalayım diye düşünenemiz kalmadı. Hepimiz zengin, hepimiz ünlü olmak istiyoruz. Bir süredir kiminle tanışsam oyunculuk kurslarına gidiyor. Bir yandan sunuculuk yapıyor.


İlkokulları merak ediyorum. İlerde ne olmak istiyorsun diye sorunca kaç kişi öğretmen, polis, hemşire diyor artık. Tercih ettikleri yeni meslekler neler? Onlar büyüyünce ortalık ne hale gelecek? Onu bunu geçtim. Ben ne olucam. Plan yapamaz hale geldim. İdealler, hedefler diye yanıp tutuşuyorum. Hayatımda stres barındırmak istemiyorum. Ne yardan geçiyorum, ne serden.


Biliyorum, her ikisini isteyerek açgözlülük yapıyorum. Ama ben sadece köfte yiyerek yaşamak istiyorum.

Keşfedilmemiş Zamanlar...

İlk gerçek cinsel ilişkimi düşünüyorum. Çok özlüyorum.

Ne acayip. İlk defa sevgilim dediğin bir kızla yanyana yatıyorsun. Elini karnının üzerinde gezdiriyorsun. Ürperiyorsun. Eli vücudunda gezerken huylanmakla zevk almak arasında, henüz adı konmamış bir duygu yaşıyorsun. Sanki bütün vücudun bir cinsel organ. En alakasız yerlerinize dokununca bile haz alıyorsun. O yüzden birbirinizin üzerinde kıyafetlerle gidip gelerek bile boşalabiliyorsun.

Sonra ne oluyor. Önce bekaret gidiyor. Sikin, amın, sevişmenin tüm detayları keşfedildiyor. Sonra başka insanlar deneniyor. Değişik pozisyonlar, ufak ufak fanteziler. Artık cinsellik bile eskisi gibi tad vermiyor. Büyüyoruz ve hayat iyice manasızlaşıyor. Oysa ben hep keşfetmek istiyorum. Buraya her akşam, bugün bunu deneyimledim ile başlayan bir şey yazmak istiyorum.

Farkındayım, sorunum bu. Açgözlüyüm ben.

Kör dövüşü...

İlk kez cinsellikle ne zaman tanıştığımı düşündüm bugün. Başıma ağrılar girdi.

Hem babam hem annem çalışıyordu. Çocukluğum babannemin dizlerinin dibinde geçti. Oysa şimdilerde bas bas okul öncesi eğitim diye bağırıyorlar. Keşke anaokuluna gönderselermiş. Zira insanoğlu karşı cinsi ilk önce anaokulunda öğreniyor. Henüz kafalar çok açık. Yok ayıp, yok günah diyen yok. Varsa bile sen takmıyorsun. Gidip kızlara sokulup ellemeye, elletmeye çalışıyosun. Evcilik, doktorculuk ayağına birbirini mıncıklıyosun. Edep yerlerine bakıyosun. Kafanda oluşması olası tabuları direkt yıkıyosun.

İlkokulda o yok. Kara önlükler içinde, evet benim zamanımda siyahlardı, papaz ve rahibeleri olarak düşman cinsler haline dönüşüyosun. Ben de kızlardan nefret eden erkek lerdendim. Hepsi aptaldı bana göre. Beni kurtaran bir yaz tatilinde bize kalmaya gelen kuzenim oldu. İlk defa öpüşmek, koklaşmak, kadın bedeni, erkek bedeni nedir tipi sorularımıza birlikte cevap aradık. Neyse ki sınırı geçmedik.

Çok komikti süreç. İkimizde ayıp bir şeyler yaptığımızın farkındayız. Biri harekete geçiyor, diğeri uyuma numarası yapıyor. Diğeri uyuma numarası yaparken, öbürü harekete geçiyor. Körler sağırlar birbirini ağırlıyor, Kromatofor cinselliği öğreniyor.

Sözün özü; çocuklarınızı en yatılısından bir anaokuluna gönderin yoksa akrabalarınızla aranız bozulabilir.

İlk gece korkusu...

İlk kez biriyle cinsel içerikli paylaşımımı düşündüm bugün. Çok zor olmadı hatırlamak.

Artık binalar öyle değil. Benim çocukluğumda aralarında boşluklar, kömürlük alanları gibi karanlık bölgeler olurdu. O yaşta oralar ürkütücü olduğu kadar da çekici gelirdi. Korkar ama giderdik. Benden birkaç yaş büyük mahalle arkadaşım x ile bir gün depo olarak kiraya verilmeye çalışılan bir bodruma girdik. Tabi in cin top oynuyor. Karanlık. Biraz dolandık, sıkıldık.

Meğer onun oraya ilk girişi değilmiş. Bir yere zulaladığı bir sigara paketini çıkardı. Ben temiz çocuk olarak içmeyi reddettim. O biraz denedi. Sonra hadi birbirimize pipimizi gösterelim dedi. Olur, olmaz derken önce o gösterdi. Sonra ben. Demek önceden gözümü korkutmuşlar. Tırstığımı hatırlıyorum. Her an taciz edilecekmişim gibi gelmişti. Ama pipimi.göstermekten de geri durmadım. Tabii sıfır cinsel haz. Biraz gülüştük. Hatırladığım son şey. O bodrumdan çıkarken, büyüklerin bu işten neden bu kadar çok zevk aldığını konuşuyorduk.

Tuvalet düşleri

İlk kez ne zaman cinselliği düşündüğümü düşündüm bugün. Bulmakta zorlandım.

Cinsellik denen şeyin pipi üzerinden ilerlediğini anlamıştım. Ama pipinin tek işlevi işemekti. Gidip işemeye karar verdim. Tuvalete işedikçe bir yandan da cinsel haz aldığımı düşündüm. Böylesi kesinlikle daha keyifliydi. Birkaç gün böyle işedim. Sıradanlaşmaya başladı işemelerim. Daha öte neler yapabileceğimi düşündüm.

İşemelerimi sıradışı yerlere taşımaya karar verdim. Önce küvete, sonra lavaboya işedim. Hiçbiri kesmiyordu artık beni. Sonunda riski göze aldım. Balkona çıktım. Önce balkonun içinde işemeye başladım. Çok zevkliydi. Adım adım sınırlarımı zorladım. Sonunda demirlerin ucundan aşağı işeyebilecek bir noktaya kadar gelmiştim. Hayatta yaşadığım belki en tehlikeli andı. Kimse farketmeden eve döndüm. Kalbim çok hızlı çarpıyordu. Kimseye bir şey söyleyemedim.

Cinselliğin gerçekte ne olduğunu keşfedememiştim ama o buysa bu kadar heyecanı benim yüreğim kaldırmazdı. Bir daha aynı cesareti toparlayamadım. Her işeyişimde ise gözümü kapatıp, hayal kurmaya devam ediyorum.

Bir kalecinin penaltı anındaki endişesi

Evimden çıktım. Merhaba İran kökenli komşu. Merhaba kızgın marangoz. Bu köftenin ızgara kokusu beni öldürecek. Kendinize mukayyet olun bakkal aile. Bekleyin beni travestiler. O da ne? Sokakta film çekiliyor. Ama ben bu sokaktan geçmek istiyorum. Gerçi meslektaş sayılırız, ben de çektim o çileleri. Dön geri. Gir ilk sağa.

Bu sokakta güzelmiş. Çarşıya pazara yakın. Yüksek tavanlı evler. Pek iyi güneş almıyor. Ama pek takmam zaten. Solda bir marangozhane. Yanında bir heykel stüdyosu. Karşısında bir resim atölyesi. Gören Paris’teyiz sanır. Civara göre sessiz bir sokak ama yürünmeyecek bir yol değilmiş burası. Bu koku da ne? Çöpler iyi toplanmıyor galiba.

Yolun sonunda demir bir barikat var. Buradan da geçemeyeceksem, iyice sinirim bozulacak. Barikatı takip ediyorum. Arkasına arabayla, tank karışımı garip bir araç park etmiş. İçeri giriş yolunu bulmaya korkuyorum. Evet, barikatın sonunda bir insanın ancak geçebileceği kadar boşluk var. önce tereddüt ediyorum. Bilmiyorum, içeri geçmeye hakkım avr mı? Solda elinde tüfeğiyle bir adam duruyor. Karşılıklı bakışıyoruz. Ses etmiyor. Demek ki geçebilirim. Elimdeki torbaya bakmasından korkuyorum. Bir şey değil o. Sadece yeni ofise götürmek için yanıma aldığım çatal, bıçak. Ben senin için tehlike arz etmiyorum, ben senin için tehlike arz etmiyorum, ben senin için tehlike arz etmiyorum.


Geçiyoru
m adamın yanından. Kurtuldum sanırım. Garip aracın arkasında bir bina beliriyor. Adamın arkadaşları etrafa dağılmış. Onlar biraz daha rahat. Ellerinde benzer silahlar. Dolanıyorlar. Fazla laubali bir dilden olmasa bile bir sohbet dönüyor aralarında. Hepsiyle teker teker gözgöze geliyorum. Hepsi teker teker süzüyor beni. Mini etek giyen kadının hali buymuş demek. Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bakıyorum. Gerginliğin içimde yarattığı heyecandan zevk almaya çalışıyorum. Ne mümkün. Taciz işte bu. Nesine Polyanna olucam bunun.

Daha hızlı mı yürüsem diye düşünüyorum. Ama şüphe çekebilirim. Normal davranmaya çalışıyorum. Artık binaya sırtımı dönmüş durumdayım. Sağıma ve soluma sıralanmış adamlardan da kurtulursam olay bitmiştir.
Hepsinin bakışlarını gözardı ediyorum. Kapatıyorum gözlerimi. Çitin üstünden atlayan koyunlar geliyor ekrana. Uyuyasım var. Uyursan daha kötü, istedikleri bu diye geçiriyorum içimden. Sıradaki koyunla özdeşleşiyorum bir anda. Önümde son bir barikat var. Onu geçtikten sonrası selamet. Yolun sağında yine bir kişinin geçebileceği kadar boşluk. Çitin önüne ellerinde tüfeklerle dizilmiş üç kişi daha. Kararsız kalıyorum.

Koşmaya başlıyorum. Adamların yanından, barikatın üstünden atlıyorum. Diğer taraftakiler alkışlarla aralarına alıyor beni. Beni kutlamaya gele
nlerden biri elimi acıtırcasına sıkıyor. Gözlerine bakıyorum. Tedirgin olmaya devam etmem gerektiğini söylüyor gözleri. Onlar kendilerini korumak için orada değiller. Bize korku salmaya çalışıyor her biri.

Aradakiler...

Evim ile işim arası yürüyerek 4 dakika. Buna rağmen alelacele çıkarım evden. Genelde yanıma almam gereken bir eşyayı unuturum. Binadan çıkınca geri dönerim. Bazen keyfime düşkünlüğüm tutar. Karton bir bardağa, yolda içmek için kahve yaparım. Elimde bardak işe yürürüm.

Çukur bir semtte oturduğum için ne yana yürüsem yokuş. Ben takılmam gerçi. Fakat bazen arkadaşlar oluyor yanımda. Yürüme hızım bir anda üçte birine düşüyor. Sevmiyorum öyle tıngır mıngır. Ben genelde koştururum. Bir de etrafa bakınmaktan yürüyemeyenler var. Sürekli turistler. Bir gün de gezmeyiver şu kodumun dünyasını. Gezeceksen de tam gez. İşim gücüm var, karnım aç, bir yerlere yetişmeye çalışıyorum gördüğün gibi, oyalama beni. Tek başıma yürümeyi daha çok seviyorum.

Tek başıma yürümek dediysem tek başıma olmaktan bahsetmiyorum. Apartman kapısından çıkınca soldaki dükkanda İran kökenli bir antikacı var. Büyük küçük çok keyifli eşyaları var. O alt kata taşındığından beri apartmanın girişi düzene girdi. Çiçekler, taşlar kendi dünyasını yarattı. Her gün apartmandan çıkarken onun evinin içinden geçiyorum bir posta. Selam veriyorum, gülerek alıyor merhabamı. Bitkilerini suluyor o esnada. Ama adını bilmiyorum, sorayım ilk fırsatta.

Sola dönüp yokuş yukarı yürüyorum sonra. Biraz ilerde marangoz Nihat var. Gerçi onun adından da emin değilim. ,Nihat olmayabilir. Çok ters birisi aslında. Zenci, yaşı 30’u bulmuş bir çırağı var. Her fırsatta onu azarlıyor. O etrafta yoksa cep telefonundan biriyle kavga ediyor. Diğer taraftan çok özgün işler yapıyor. Onun dükkanının önünde gördüğüm işleri, başka hiçbir yerde görmedim. Ters ama yaratıcı tiplerden. 3 hafta oldu onunla tanışmamız. Bir raf için sunta arıyordum. Umutsuz şekilde ona sordum. Ayarladı bir şeyler. Yüksek bir fiyat çekti. Biraz pazarlık yapayım dedim, baktım hiç şansım yok. Adamı biliyorum zaten, üstüne gitsem bana da çemkirecek. Tamam dedim. O da satabileceğine hiç inanmamış meğerse. Yaptığı işten memnun, beni çok sevdi. Kartını verdi, ne işiniz olursa bekleriz denildi. O günden beri her geçişimde selamlaşıyoruz.

Caddenin başına çıkılıp sola dönünce köşede köfteci var. Çukurcuma köftecisi. Ama sahibinin adını bilmiyorum. Fakat eski işyerimde civarda olduğu için, bu civarda en uzun süredir tanıdığım kişi o. Tanju Okan’ın bir benzeri ya da daha sorumluluk sahibi olanı diyebiliriz. Bir yönden babama benzetiyorum. Bıyığı, boyu, duruşu, bakışları andırıyor. Oğulları da burada çalışıyor. Neden bilmiyorum, babalarına hiç çekmemişler. Embesil gibi görünüyorlar o adamın yanında. Anneleri nasıl acaba? Adam yanlış bir evlilik yapmış olsa gerek. Onlarla selamlaşmıyorum ama yakınlık hissediyorum bir şekilde. Kavga var koşun desem, peşimden gelirler, öyle hisediyorum.

Köftecinin yanından sağa dönüyoruz. İki tarafı antikacı ve entel esnafla dolu bir sokak burası. Daha soğuk ve iletişimsiz. Sevmiyorum onları. Bir tanesinin camekanında asılı olan kiralık daireyi soracak oldum. Bana ”pahalı ama o” dedi. Eşşoleşşek, sen bana fiyatını söylesene. Ben sana pahalı olup olmadığını söylerim. ”Madem astın o kağıdı, söyleyeceksin bana oranın ne kadar olduğunu yavşak” dedim içimden ve geçtim.

Onlara rağmen seviyorum bu sokağı. İstanbul’un eski dokusunu taşıyor burası. Bu yüzden bir tek ben değil, bütün prodüksiyon firmaları da seviyor. Haftanın en az bir günü çekim var. Reklam, dizi veya film. Bir gün annemle geçerken bir dönem filmi çekimine denk geldik burada. Anneme kimin ne iş yaptığını ve benim reji asistanlığı yaptığım günlerdeki rolümü anlattım. Kadın ilk defa benim işime dair fikir sahibi oldu. Aklı yönetmenin koltuğunda kaldı tabi. En kebap işi o yapıyor. Benim oğlumda otursun rahatına baksın diye düşünmüştür kesin. Yakından tanırım kendisini.

Sokağın sonunda köşede bir bakkal var. Bir karı koca işletiyor. İkisi de genelde orada. Birbirlerini seven ama pek iletişim kurmayan bir halleri var. Buzdolaplarından, abur cubur raflarına benim ilkokul yıllarında gittiğim bakkala, bak onun adını hatırlıyorum, benziyor. Turan amca ben ortaokula geçtiğimde yeni açılan bir banliyöye geçip bir market açmıştı. Bunlar onu becerememiş. Ama dükkanlarına iyi bakmışlar. Tarzı ne kadar eski de olsa içi bakımlı. Her ikisi de ilgili ve sempatik davranıyor müşteriye. Fazla namuslu bir imajları var. Oysa nedendir bilmem, her seferinde oradan çıkarken ikisinin her akşam eve ulaşı ulaşmaz deliler gibi seviştiğini düşünürken buluyorum kendimi. Aralarında süper bir cinsel tansiyon var. Sevişme dediysem böyle kırbaçlı, karşılıklı şiddet içereninden. Gurur duyuyorum onlarla.

Bakkalın yanından ilerleyip ilk sola dönüyorum. Yokuş çıkmaya devam. 4 senedir İstanbul’dayım. Öncesinde Beyoğlu’na dair bir sürü korkutucu söylenti duydum. Travestiler, arka sokaklar, kavgalar ve daha niceleri. 3 sene Beşiktaş’ta oturdum. Bir senedir Beyoğlu’nda oturuyorum. Alkolün olduğu her yerde olacağı kadar olay var burada. Ya çok temizlmişler ya da ben bir temaşanın içinde yaşıyorum. Bu yokuş Beyoğlu’nun içinde kalmış olan en kirli sokak. Karşılıklı binalarda özellikle travestiler oturuyor. Altlarındaki uyduruk barların nasıl çalıştığına dair bir fikrim yok. Bir sauna var ki evlere şenlik. Bir şeyler dönüyor kesin onun içinde. Sokağın sonu İstiklal caddesine çıkıyor. İstiklal’e yaklaştıkça ise sokak hidayete eriyor. Zaten kesin bir ayrım var sokağın içerisinde, Beyoğlu polis karakolu. Ona ulaştıktan sonrası daha bir İstiklal buranın. Karakola konusuna girmiyorum zira üstüne ayrıca bir şeyler yazmak istiyorum. Beyoğlu’nda yaşadığım göstergesi bu sokak. Adrenalin pompalıyor kanıma. Travestileri pijamalarıyla alışverişe çıkarken görüyorum. Bu mahallenin, bu hayatların bir parçasıyım. Onlardan biriyim. Öteki değiliz artık hiçbirimiz.

İstikal’e gelmeden önceki sağdan giriyoruz. Hasnun Galip sokak. Bu ismi kimsenin bir seferde anlamasını sağlamış değilim. Sol tarafta bakkal market kırması yerin sahibinin adı, Hıdır. Henüz iki kere alışveriş ettim kendisinden. Daha ikincisinden veresiye yazmayı teklif etti. İlk beş binanın altı türkü barlarla kaplı. Burası Beyoğlu’nun türkü bar yükünü çeken sokak zaten. Ama gitgide buna talep azalıyor olsa gerek. Sayıları düşüyor. Ardından sol cenahta Galatasaray kulübü ve içinden gelen spor yapan çocuk sesleri. Programlı ve sistematik spora karşıyım ama ihtiyacım var. Sağ tarafta Jazz cafe. İstanbul’a ikinci gelişimde Erkan Oğur’la burada röportaj yapmıştım. Samimi ve sıcak bir yerdi. Uzun zamandır kapalı görüyorum. Hazır komşu olduk sayılır, açsanıza geri. İlerledikçe bira ve rakı içilebilecek restaurant veya barlar. Hepsi birbirinin aynı. Kafalarına göre takılıyorlar. Bir kimlikleri, belli müşteri tarzları yok. Aralarda kalmış erkek berberine ve eczaneye takılıyor kafam. Barların kapı önüne attıkları masaların arkasında kalmışlar, kimse fark etmiyor onları.

Bonema barın yanında içeri giriyoruz. Pembe çıkmazı. Acaba Bonema’nın bir anlamı var mı diye sorguluyorum kafamda. İnternette bir aramak lazım bunu. Apartmanın önüne gelene kadar, hayatın ortasında ama ne kadar nezih ve sessiz bir yerde çalıştığımı düşünüyorum. Çok istiyorum sizlerle olmayı ama aranızdan geçmeye devam ediyorum. Bir gün gelip yüzünü bildiğim ama ismini bilmediğim onlarca komşumla bir el tavla atmak istiyorum.

Çocukluğum, babaannem ve bizim kadınlar...

Çocuğunuzun nasıl yetiştiğine önem verin. Çünkü hayatının ilerleyen yıllarında karakterine bu dönem şekil verecek. Bakın günün birinde kendisine dair bir sorunun köklerini bulmaya çalışır. Onun vebalinin altından kalkamazsınız. Mesela ben şu sıralar kendimdeki yeni bir özelliği sindirmeye çalışıyorum. Karakterime dair farkına vardığım her olayın geçmişimdeki köklerini bulmak. Şükür bunun hep olumlu sonuçlarını gördüm şimdiye dek.

Buna dair son örnek. Bir erkek olmama rağmen kadınlara özgü bilinen birçok davranış kalıbını keyifle uygulamak. Neden bahsediyorum? Mesela gayet samimi bir arkadaşımın evine akşam yemeğine davetliyken süslü kıyafetlerimi giymek. Ama bir erkeğin bunu isteyerek yapmasının koşulu flört etmek üzere dışarı çıkmak olmalı. Oysa ben geçen gece bunu yaptım. Süslenmiş evden çıkıp, arkadaşıma yürürken de neden diye düşündüm.

Aslında bir süredir durumun farkındayım. Etrafımdaki bütün kadınlar beni diğer erkeklerden farklı, anlaşılabilir, iletişim kurulabilir buluyorlar. Telefon açılan, birlikte vakit geçirilebilen bir erkeğim ben onlar için. En son bir arkadaşımla gün muhabbeti bile yaptım. Hani bu kadınların buluşup dedikodu yaptıkları organizasyon. En ulvi amacı para biriktirmek için birbirine altın almak olabilen organizasyon.

Gün üzerine konuşunca hatırladım. Benim kadınlarla bağlantılı ilk alanım zaten günlerdi. Annem ve babam çalışıyordu. Beni babannem büyüttü. Onun sosyal hayatı ise kadın günlerinden oluşuyordu. Tüm kadınların uslu çocuğuydum. Önüme konan kısır, poaça, kurabiye ve daha nice benzerlerinden oluşan tabak kilo almama, sohbetleri ise onlarla empati kurabilmeme neden oldu.

Günlerde büyümenin ne demek olduğunu bilmiyor olabilirsiniz. Oraları ev hanımlarının ringidir. Ev sahibi yaptığı yemeklerle hazırlanır savaşa. Diğerleri gelir. Sohbet ve dedikodu zinciri kendi yüreklerini rahatlatmak, hayatlarında ne kadar iyi bir yerde olduklarını kendilerine göstermek üzerine şekillenir. Kendilerine diye özellikle diyorum zira birbirlerini çok dinlemezler. Anca ortamda ciddi bir dedikodu varsa. O durumda bile sadece anaktar kelimeler ele alınır. Özdeşleşme falan zaten hak getire. Onlar için bir nevi terapi işlevi vardır.

Kadınları dinlemeye o ortamlarda alıştırıldım ben. Bugün artık çevrem çok değişik. Dolayısıyla kadınların gün yapma şekilleri farklılık gösteriyor. En son kitap kulübü kurmaya çalışan bir grup kadın vardı etrafımda. İlk dakika yapamazsınız, yarım kalır dedim. Dinlemediler. 3 toplantıya zorla gittiler. Devamı gelmedi. Zira günlerde kadınlar kollektif bir amaçla kendilerini anlatarak boşalmak için bir araya gelirler. Bu modern arkadaşlar, entellektüel duruşlarına bunu sığdıramadıkları için kitap kulübü kurdular. Egolarını ortaya koyup, kitaplar üzerine konuşmaya başladıkları anda kendilerini bir rekabet içinde buldular. Kaçınılmaz son, kimse kimseyi sevemedi.
Bana da bir ukalalık çöktü. Onlara demesem bile içimden, sizi sizden daha iyi tanıyorum karşı cinsim dedim. Neyse kendimi tuttum. Bu hatayı işlemedim.

Gün deneyimi kadınları dinleyebilmemi sağladı. Zaman zaman kadınlar gibi de düşünüp hareket edebilmeme sebep oldu. Bilmem iyi mi oldu, kötü mü? Sadece dönüp kendime bakınca, aklıma canımın içi Brian Molko'nun söylediği bir söz geliyor. ”i am twice as much man as you'll ever be and more woman than you'll ever get...”

Not: İngilizceme bunu en iyi şekilde Türkçeleştirecek kadar güvenmiyorum ama yapan biri olursa eklerim yazıya. En azından yorumlarda olması iyi olur. Brian abimin cinsel yönelimlerini falan karıştırmayın. Bahsetmeye çalıştığım ruhani bir mesele.

Düzen derken?

Bir düzen arayışına girmedim hiç. Kafamda bir hayat programım var benim. Şu bir konferansa gittiğinizde elinizde tutuşturulan programlardan. Bir kısmı geçti bile.

İlkokula kadar her şey çok güzeldi. Mutlu bir çocuktum. Bunun böyle olmaması için sebepler vardı aslında. Ben dahil olmadım hiç birine. Hali hazırda olduğu gibi, o zamanda benimle onların arasında tampon oluşturucak birileri vardı yanımda. İlkokul başladı. Benim için travmadır o günler. Kendimi o kara önlüklerin içinde rahat hissetmeye başladığımda artık beşinci sınıfa gelmiştim. Onca özgürlük ve eğlenceden sonra, bir kalıp makinesinin içine girivermiştim. Ne ilkokul, ne ortaokul ne de lise. Bir gün bile okula gitmekten mutlu olmadım. Sevemedim hiç.

Yetmemiş gibi dersane hayatı başladı sonra. Çocukluğumu pek hatırlamam ama dersaneye gittiğim ilk günü gayet net hatırlıyorum. Kimse bana sormadı. İkna etmeye çalışan olmadı. Gidilmesi gerekiyordu, gittim. İlk kayıt olduğum gün, müdür bana öcü gibi gelmişti. Adamın ayakkabısının üstünde kocaman bir tükürük vardı, ağzı yamuktu. Ama baya bildiğiniz yamuktu. Gece sokakta görseniz yolunuzu değiştireceğiniz adam, Ankara’nın en önemli eğitimcilerinden biriymiş meğer. Çok korkmuştum.

Bana bir bankamatik kartı çıkarmışlardı. Akbank’a ait, o yaştaki çocuklara verilebilen bir kart, adı jkarttı hatta. Herhalde junior kartın kısaltmasıydı. 10 bin lira çekerdim sanıyorum her gün belki 100 bin belki 1 milyon. Onun katlarından biriydi anlayacağınız. Yedinin katlarında olan Türk lirasına Hosta’dan döner ve kola alırdım. Kalan üçün katını abur cubura harcardım. Tek özgürlüğüm bunu tek başıma yapıyor olmaktı. Yenimahalle’deki okulumdan tek başıma dersaneye giderdim. Yok yok bir saniye, en yakın arkadaşım Kemal’le giderdim. Zaten beni o dersaneye biraz da o var diye yazdırmışlardı. Birbirimize sahip çıkalım diye. Tek özgürlüğüm dediğim şey de yalanmış. Onunla en unutamadığım anım, bir gün bir kebapçıya gitmek istememizdi. Ekmek arası yemek satılan bir yer değil, oturulup garsona sipariş verilen bir lokantaydı. Cebimizde para da vardı. Ne kadar özgüvensizsek on dakika önünde dolanmıştık. En sonunda bir garson bizi içeri buyur etmişti de girebilmiştik. Bir nesil böyle doğuyor işte.

Bir süre sonra dersleri asmaya başladım. Uzun süre evi aramadılar. Rahatım yerindeydi. Neden sonra aradılar. Evde çok problem olmadı ama sadece gidiceksin dediler. Bir tartışmaya neden olmadı durum. Tekrar dersaneye gittiğim gün çok zor gelmişti. Sınıfımdaki diğer çocukların hepsi beni kat kat aşmıştı. Derdim değildi sınıfın en tembeli olmak. Öğretmenler boşladı beni. Takılıp takılıp dönüyordum. Sınava son bir ay kalmıştı. Geçti gitti. Tüm bunlara rağmen son tercihim olan okulun 21. yedeği olabilmiştim. Bizimkiler tek tek saydılar sıranın bana gelmesini. Yoksa özel okula göndermek, her sene bilmem kaç bin dolar ödemek gerekecekti. Okullar başlamadan önceki Perşembe sıra bana geldi ve kaydım yapıldı.

Ortaokula geçince daha rahat edeceğimi düşünüyordum. Hiçbir şey fark etmedi. İyi kötü müfredat değişti. Resmi tarih, resmi dil ve resmi matematik gibi derslerin arasında benim kim olduğumu keşfetmemi sağlayabilecek bir tek başlık bile yoktu. Hazır bir kimlik vardı zaten ceket, gömlek ve kravatımla beraber onun içine giriverdim. Neyse ki bu sefer tembelliğimi aileme azıcık olsun kanıksatabildiğim için kimse bana fen lisesi sınavına gir demedi. Girdim gerçi sınava. Türkiye milyonuncusu falan olmuşumdur ancak.

Üniversite sınavı zamanı geldi. Bende bir değişiklik yoktu. Yine astım dersaneyi, babamın taze ölümüne verdiler. Babamın her fırsatta Ankara gecelerinde yaptığı piçlikleri anlatan asistanı bana babalık yapmaya kalktı. Gülüyordum içimden. Dert babamın ölmüş olması değildi. İlk defa kendim istediğim için bir hayalin peşinden koşuyordum. Kendime bir siyasi duruş seçmiştim. Her fırsatta yoldaşlarımla buluşup konuşuyor, miting, şenlik geziyordum. Şimdi düşünüyorum ekonomi, sistem falan değilmiş derdim. Ağına düştüğüm akışa kızgınmışım. Seçme, konuşma özgürlüğü arıyordum. Kendime bir kimlik yaratmaya çalışıyordum. Sonra üniversiteye girmenin öneminin bana yoğun bir şekilde aşılanması sonucunu verdi. Sınav yaklaşınca boşladım siyaseti ve teste verdim kendimi. Ben girdiğim dönemde sınav salonunda sınava giriş kartınla beraber, tercih formunu teslim ediyordun. Sınavdan üç gün önce tercihlerimi düşünmem gerektiğini fark ettim. Haydaa bu kadar çalıştık bari hayatımı güvence altına alacağım bir yer seçeyim diye işletme, hukuk yazayım dedim. Şükürler olsun ki ablam akıllı çıktı. Sen dedi bankacı, borsacı olunca mutlu olacağını mı sanıyorsun? Sol diyorsun, halk diyorsun mutlu olabileceğin alanı seç, zaten para kazanırsın. Böylece önce tercihlerime, sonra hayatıma sosyoloji girdi.

Üniversiteye girince inanılmaz özgürleşeceğimden, hayallerime adım adım koşabileceğimden emindim. Biliyordum bu ülkenin okullarının imkanlarının iyi olmadığını ama ben özeldim. Çabalar yapardım, insanların gözüne girerdim. Kıyafetimizden başka bir değişikliğin olmadığını geç anladım. Okul bahçesinde slogan atabiliyorduk arada. Ders saatleri daha karman çormandı. Gerisi lisenin aynı. Hakkımı yemiyeyim. Ben çabaladım. Fazladan bir şeyler yapayım. Kendimi geliştireyim istedim. Ama bir yere gitmiyordu. Aradığım boşluğu bulamadım hiç. Bu esnada farklı bir şey oldu. Ablam işe girdi. Hemen her gün bankadan dönünce yaptığı işe küfrediyor neredeyse lanet ediyordu hayatına. Bir de üstüne arkadaşları arasında işinden en mutlu olduğunu söylemesi, her şeye tuz biber oldu. Ailece ona bir çıkış aradık ama yoktu. En azından benim için bir ders alındı.

İkinci sınıf biterken eve zorla bir dvd player aldırdım. Sonra Maltepe pazarından korsan filmler almaya başladım. Bende, ailemde mutluydu. Babam aklımıza geliyordu. O da kırk yılın başında eve vakitlice gelir. Gelirken dört-beş tane video kaset kiralardı. Ben okula giderken o yatağa girerdi. Karakterlerimizdeki en büyük benzerlikte buydu sanırım. Bir sinefile dönüşmüştüm. Bilmediğim adamların filmlerini izliyordum. Bir korsan cd satıcısı arkadaşım olmuştu. Cdleri alıyordum. Kopyalayıp geri götürüyordum, o da bana yenilerini veriyordu. Bu esnada en yakın arkadaşlarımdan birinin kuzeni bir sinema derneği kurdu. Dersler veriyordu. Onlara başladım. Önce sinema yazıları yazabileceğimi fark ettim. Sonra film çekebileceğimi. Sonunda bir sinema okulu buldum Avrupa’da. Olmazdı ya, anneme böyle bir şey var, gitsem keşke dedim. Bir şey demedi. Sabah benden önce kalkmış işe giderken seslendi. Ona kalırsa başvurmalıymışım bu okula. Öyle süratli gelişti ki her şey. Başvur, kazan, hazırlan, git, gel. Unutulmaz bir yıl oldu. Ta ki Ankara’ya dönene kadar...

Hiçbir hayalimin karşılığı yoktu. Mastera girdim. Mantık ilkokuldakinin aynıydı. Gir derslere, ver sınavları olsun bitsin. Oyun oynuyordu herkes. Kendini kandırıyordu insanlar. Baktım olacak gibi değil, körelip gidicem ben burada. İpleri yeniden elime aldım. Ben böyle bir düzen kuramam deyip kendi programımı yaptım kafamda. Başka bir master yapma bahanesiyle İstanbul’a geldim.

Sıkıntı geçti mi? Hayır, ağır aksak ilerliyor her şey. Yok mu, hazıra konan. Çok az, ama var. Zaten onların programı çok önceden belirlenmiş. Ben kendim keşfetmek zorunda kaldım ve her adımımı düşünerek atmak zorunda kaldım. Geçen gün annem dedi, çok fazla mücadele içine giriyorsun. Bense yaşıyorum diye yorumladım bunu. Hazır bir düzeni kabullenebilirdim. Basit yaşar, ne stres ne kaygı sürdürürdüm hayatımı. Şimdi elimde ne var? Sadece umut. Ama güvendiğim ve her geçen olacağına inancımı artırdığım bir umut. Benim bir düzenim yok, bir programım ve ilerlediğim bir yol var. İleri attığım her adımın bana yeni kapılar açtığı bir dünya var önümde. Girmiyorum hiç bir kolaycı düzene. Sıkıntılı ve zorlu bir program yazdığımı biliyorum. Ama seçtiğim, her geçen gün beni daha tatmin eden bir hayat. Tek bildiğim, beni ilerde mutlu bir son ve yeni bir başlangıç bekliyor.

Bensiz benim hayatım...

Bir süredir samimiyete takmış durumdayım. Bunun sadece kendi işim için değil, herkes için önemli olduğunu düşünüyorum. Mesela 18 yaşına geldiğimde arkadaşlarımla devamlı takılabileceğimiz, içkili bir mekanımız olsun istedik. Bizi her geldiğimizde güler yüzle karşılayan, adlarımızı bilen garsonların olduğu bir yer bulduk sonunda. Ankara’ya gidince hala oraya gidiyorum. Annem örneğin kuaförlük yapıyor. Gören, yüzlerce arkadaşı var sanır. Oysa onlar annemin sadece müşterisi. Hiç biriyle işyerinin dışında görüşmez. Her buluşmalarının sonunda paralarını alır. Sizin hayatınızda da böyle onlarca örnek vardır.

Bu ülkenin insanlarının ilişki kurmak üzerine bir tavrı bu. Bir nevi partizanlık. Aslında aradığımız şey samimiyet. Bilmiyorum bizden başka hangi ülkede insanlar bu kadar el, kol kullanarak konuşuyor, temas ediyor. Ben bunu abartıp samimi olucam derken alanlarımı kısıtlamaya başlamışım. Her şeyi tüm açıklığıyla konuşamayacağım konulara girmiyorum. İçe dönüyorum. Aslında mahremimden kaçıyorum. Savunma mekanizması sanırım bu. Çevremdekiler, her şeyimi dört dörtlük sanıyor. İşin kötü tarafı ben, gitgide buna inanıyorum.

Kabul ediyorum şanslı azınlıktayım. Bu, benim yaram yok demek değil ama. Amcam, dayım, babam, annem, ablam, kadınlar, iş, arkadaşlar, okul, askerlik, din, beden, kıyafet, düzen, siyaset, cinsellik... Uzuyor liste. Duvarlarım varmış benim. Kendimin ördüğü ve üflesem yıkabileceğim duvarlar. Yazınca bir çoklarının bu mu derdin diyeceği duvarlar belki. Ama benim duvarlarım bunlar. Beni ben olmaktan alıkoyuyorlar. Artık kendimden bahsetmek istiyorum.

Karakterimi arıyorum aslında. Beden imgemi buldum. Jokerim ben. İskambil destesindeki jokerden bahsediyorum. Konduğu her kağıdın yerine geçebilen, kimin eline geçse tebessüm ettiren kağıttan. Kulağa güzel geliyor di mi? Bense bunu şöyle anlıyorum. Benim kendime ait bir karakterim yok. Bulunduğum çevrenin biçimini kazanıyorum. Olumlu ya da olumsuz diye değerlendirmiyorum. Sadece bakmamışım içerde olup bitenlere. Ne istediğimi aramamışım yıllardır. Fark ettim ki sıkılmışım bundan.

Kendimi deşmenin zamanı gelmiş artık...